Yolculuk Halinde Namaz

İnsanlar; eğitim-öğretim, iş , ticaret, gezip görme, ziyaret ve benzeri amaçlarla başka beldelere, şehirlere ve ülkelere giderler. Yolculuğa çıkan kimseye, “misafir” denir. Bir insanın “misafir” sayılabilmesi için izah edeceğimiz bazı şartlara sahip olması gerekir.

Dînen misafir sayılan kimseler; bu niteliği taşıdıkları sürece;

a) Dört rekâtlı farz namazları iki rekât olarak kılarlar. Hanefîlere göre bu namazların iki rekât olarak kılınması, farzdır (azimet), İmam Şafiîye göre ruhsattır, dilerse dört rekât kılabilir, ancak iki kılması daha faziletlidir.

b) Öğle ve ikindi, akşam ve yatsı namazlarını cem’ ile kılabilirler.

c) Sünnet namazları kılmayabilirler.

d) Cuma namazı ve bayram namazlarını kılmayabilirler.

e) Sünnet olan namazlan binit ve vasıta üzerinde kılabilirler.

f) Mestlere, üç gün üç gece süreyle mesh edebilirler.

Ayrıca misafir; kurban kesmeyebilir, sonradan kaza etmek üzere orucunu erteleyebilir, çaresiz kalmış ise kendisine zekât verilebilir (Tevbe, 9/60).

1. Seferiliğin Meşruiyeti

Seferi olmanın ve seferdeki ruhsatların meşruiyeti; kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir. Seferde müslümanlara tanınan kolaylıklara ayetlerde özet olarak işaret edilmiş, detayı Peygamberimizin hadislerinde açıklanmıştır:

“Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kafirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kafirler sizin apaçık düşmanınızdır” (Nisa, 4/101) anlamındaki ayette seferîlik konusuna işaret edilmiş, ancak detayı beyan edilmemiş, ayet mutlak olarak zikredilmiştir. Hadis kitaplarında “sefer” ile ilgili birçok hadis mevcuttur. Bu hadislerde; sefer mesafesi ve müddeti, seferin ruhsat veya azimet oluşu ve hangi namazların kaç rek’ât kılınacağı ile ilgili açıklayan hadisler vardır.

Ya’lâ ibn Ümeyye, sahabeden Ömer ibn Hattab’a (ö.23/643),

(Yüce Allah, Nisa süresinin 101. ayetinde), “Kafirlerin sizi fitneye düşürmesinden korkarsanız namazı kısaltmanızda size günah yoktur” (buyuruyor). Hâlbuki insanlar güvene ermiştir, dedim. O, ‘Senin hayret ettiğine ben de hayret ettim ve Resûlullah’a bu durumu sordum’ seferde namazı kasr etmek, Allah’ın size verdiği bir sadakadır. O’nun sadakasını kabul ediniz’, buyurdu” demiştir. (Müslim, Salâtü’l-Misâfirîn, 4)

Peygamberimizin eşi Hz. Aişe,
“Akşam namazı hariç, mukim iken ve yolculukta namazlar ikişer ikişer farz kılındı. Seferi namazı ikişer rekât olarak kararlaştırıldı. Hazarda (öğle, ikindi ve yatsı namazlarına iki rekât) ilave edildi” (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 1) demiştir.
Sahabeden Abdullah ibn Abbas,
“Allah, namazı Peygamberinizin diliyle hazarda (mukim iken) dört rekât, seferde iki rekât, korku hâlinde bir rekât olarak farz kıldı.” (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 5) demiştir.

Sahabeden Hz. Ömer (r.a.),
“Cuma namazı iki rekâttır. Ramazan ve Kurban bayram namazları ile yolcu namazı ikişer rekâttır. Muhammed’in diliyle (bu namazlar, iki rekât olarak beyan edilmiş olup) tamdır, kasr değildir” (Nesâî, Taksîru’s-Salât, 1) demiştir.

Hz. Âişe, Abdullah ibn Abbas, Hz. Ömer ve Abdullah ibn Ömer’in bu sözleri; öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzlarının seferde iki rekât olarak farz kılındığını ifade etmektedir.

Hanefiler, bu hadisleri ve benzerlerini delil alarak; seferde öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzlarını iki rekât olarak kılmanın “ruhsat” değil; “azimet” olduğu içtihadında bulunmuşlardır.

Sahabeden Enes b. Malik, “Resûlullah’ın ashabı olarak biz yolculuk yapardık. Bizden kimi oruç tutar, kimi tutmazdı. Kimi dört rekatlı namazları tam kılar, kimi iki rekât kılardı. Ne oruç tutan, tutmayanı; ne iki rekât kılan, dört rekât kılanı ayıplardı.” (Beyhakî, “Salât”, III, 145) demiştir.

Bu ve benzeri hadislere dayanarak İmam Şafiî; yolculuk hâlinde öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzlarını iki rekât olarak kılmanın azimet değil, ruhsat, farz değil fazilet olduğu içtihadında bulunmuştur.

İmam Şafii’ye göre bir kimse öğle, ikindi ve yatsı namazlarını sadece iki rekâtının kılınabileceği son vaktine ertelerse bu takdirde iki rekât olarak kılması vacip olur, dört rekât olarak kılması caiz olmaz.

Seferde dört rekâtlı farz namazlar iki rekât olarak kılındığı zaman ittifakla farz eda edilmiş olur. Tam kılmada ittifak yoktur.

Sonuç olarak yolculukta dört rekâtlı farz namazların iki rekât olarak kılınmasında bütün müçtehitler ittifak etmişlerdir. Tam kılınmasında ise ittifak yoktur. Hanefiler, iki rekât olarak kılınmasının farz, Şafiîler ise daha faziletli olduğu görüşündedir.

Hükmü ister sünnet ister farz veya daha faziletli olsun yolculukta dört rekâtlı farz namazların iki rekât olarak kılınması daha isabetli olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.), sahabe ve tabiîlerin büyük çoğunluğu seferde öğle, ikindi ve yatsı namazının farzlarını iki rekât olarak kılmışlardır.

2. Seferiliğin Hikmetleri

Kur’ân’ın temel amacı, insanların doğru yolu bulmalarını, yaratılış gayeleri olan “ibadet” görevlerini yapmalarını, Allah’ın varlığını, birliğini, yaratıcı ve rızk verici olduğunu kabul etmelerini, böylece dünya ve ahiret saadetlerini sağlamaktır. Hem Kur’ân hem de kâinat, Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden delillerle doludur. Yeryüzünde gezip dolaşan insan, ibret gözüyle baktığı zaman bu delilleri görebilir. O’nun rızk verici olduğunu, eşsiz gücünü, nice güzelliklerini, peygamber ve ayetlerini yalanlayan müşrik, kâfir, âsi ve mücrimlerden helâk edilen toplumların kalıntılarını ve âkıbetlerini görür ve ibret alır. Yüce Allah;

“De ki: ‘Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın başlangıçta yaratmayı nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter” (Ankebût, 29/20) emriyle insanların, “gözlem” yapıp bilgi edinmelerini;

“…Yeryüzünde yürüyün de yalanlayıcıların akıbeti nasıl olmuş bakın.” (Nahl, 16/36) emriyle “ibret” almalarını;

“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma, 62/10) emriyle “nimetlerinden yararlanmalarını” istemektedir.

Seferde dört rekâtlı farz namazları iki rekat olarak kılmanın ve diğer ruhsatların sebebi, dînen misafir sayılacak bir yolculuğa çıkılması; hikmeti ise, çoğu kez yolcuya arız olan zorluğun giderilmesi ve dini görevlerin yerine getirilmesinde kolaylık sağlanmasıdır. Bu kolaylığa rağmen namazlarını kılmayan bir insanın ileri sürebileceği hiçbir mazereti olamaz.

3. Misafir Sayılmanın Şartları

Misafirin dört rekâtlı farz namazlan iki rekât olarak kılabilmesi ve diğer ruhsatlardan yararlanabilmesi için şu şartların birlikte bulunması gerekir.

a) Yolculuğun başlangıcında belirli bir yere gitmeyi kast etmesi. Nereye gideceğini bilmeyen veya herhangi bir yeri kastetmeden yola çıkan veya kayıp arayan bir kimse bütün dünyayı dolaşsa misafir sayılmaz.

b) Gidilmeye niyet edilen yerin en az 90 km. uzaklıkta olması.

c) İkamet ettiği yerin meskûn evlerini geçip fiilen yolculuğa başlanması.

d) Gittiği yerde Hanefîlere göre 15 günden az, Şafiîlere göre giriş ve çıkış günleri hariç 4 günden az kalmaya niyet edilmesi.

e) Namazların mukim iken üzerine farz olmaması. Hazarda kazaya kalmış namazlarını seferde kılmak isteyen kimse tam kılar.

f) Mukim imama veya namazını tam kılan misafir imama uyulmamış olması.

Mukim, misafir imama uyabilir, ancak namazını dört rekâta tamamlar.

Misafir, mukim kimselere imam olduğu zaman namazı tam kılarsa, İmam Şafiî’ye göre hepsinin namazı tamam olur. Ebu Hanife’ye göre mukim olanların namazı fasit, imam ve misafirlerin namazı ise sahih olur.

Bir kimse mukim iken bir namazını kılamasa seferde dört rekât olarak kaza eder. Yolcu iken bir namazı kılamasa hazarda Hanefîlere göre iki rekât olarak kaza eder.

Misafir, mukime uyarsa ister tamamına ister bir kısmına yetişmiş olsun namazını tam kılar.

g) Şafiîlere göre her namazın ilk tekbirinde kasra yani iki rekât kılmaya niyet edilmesi. Hanefîlere göre niyet edip yola çıkılması kâfidir.

h) Şafiîlere göre seferin itaat veya mubah bir sefer olması. Günah olan seferde namazı kasr eden kimsenin namazı sahih olmaz.

i) Şafiîlere göre; 1. Yolculuğun namazın başından sonuna kadar devam etmesi. (Mesela gemide namazını kılarken, namaz bitmeden gemi ikamet mahalline ulaşırsa namazını tam kılar) 2. Misafirin, kasrın caiz olduğunu bilmesi. 3. Misafirin namaz kılarken kasr niyetinden vazgeçmemesi. (Namaza başlarken kasra niyet edip sonra namaz esnasında bu niyetinden vazgeçen kimse namazını tam kılar.)

4. Misafirin Mukim Olması

Misafirin mukim olması konusunu anlayabilmek için “vatan” kavramının iyi bilinmesi gerekir. “Vatan” üç kısma ayrılır:

a) “Vatan-ı Asli”: Bir insanın doğup büyüdüğü yer veya çalışıp geçimini sağladığı, ev alıp çoluk çocuğu ile yerleştiği ve sürekli kalmaya niyet ettiği yerdir.

b) “Vatan-ı İkame”: Bir insanın ikamete elverişli bir yerde 15 gün ve daha fazla kalmaya niyet ettiği yerdir.

c) “Vatan-ı Sükna”: Bir insanın vatan-ı aslî’sinin dışında 15 günden az kalmak üzere gittiği yerdir.

“Vatan-ı aslî”, sadece başka bir yeri “vatan-ı aslî” edinmekle değişir. İnsan başka bir yere göç edip eşini ve çocuklarını buraya naklederek yerleşirse burası “vatan-ı aslî” olur. Önceki vatanı, vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Daha sonra buraya misafir olarak gelirse dört rekâtlı farz namazları iki rekât olarak kılar. Peygamberimiz (s.a.s.) ve arkadaşları vatan-ı aslîleri olan Mekke’yi terk edip Medine’ye yerleştiler ve Medine “vatan-ı aslî”leri oldu. Daha sonra Mekke’ye gittiklerinde namazları kasr ettiler. Hz. Ömer, Mekke’ye geldiğinde namazı iki rekât olarak kıldırmış ve Mekkelilere,

“Ey Mekke halkı! Siz namazınızı tam kılın, çünkü biz misafir bir cemaatiz.” (Malik, “Kasru’s-Salât”, 6) demiştir.

Vatan-ı aslî, bir tane veya birden fazla olabilir. Bir insanın iki veya daha fazla yerde evi ve eşi olsa ve eşini buradan bir başka yere nakletmeye niyeti de yoksa – buralardaki evlerine yılda bir defa gitse bile – yine bu yerler o kimsenin vatan-ı aslîsidir. Buralara gittiği zaman mukim olur ve namazlarını tam kılar. Vatan-ı aslî mal-mülk ile değil bir yere yerleşmekle olur.

“Vatan-ı aslî”, “vatan-ı ikame” ve “vatan-ı sükna” ile değişmez. Çünkü her ikisi de vatan-ı aslî’nin dunundadır. Vatan-ı aslî, sefer niyeti ve yolculukla da değişmez.

“Vatan-ı ikame”; “vatan-ı aslî”, “vatan-ı ikame” ve “sefer” ile değişir, fakat “vatan-ı sükna” ile değişmez.

“Vatan-ı sükna”; “vatan-ı aslî”, “vatan-ı ikame”, “vatan-ı sükna” ve “sefer” ile değişir.

Bir örnekle bu konuya açıklık getirebiliriz:
Vatan-ı aslîsi Ankara olan bir kimse 140 km. uzaklıktaki Gerede’ye gitse ve burada bir ay kalmaya niyet etse sonra buradan 15 gün kalmak üzere 50 km. uzaklıktaki Bolu’ya gitse, sonra Bolu’dan Ankara’ya dönmek istese ve dönüşte Gerede’ye uğrasa burada namazlarını iki rekât kılar. Çünkü Gerede vatan-ı ikame idi. Bolu’yu vatan-ı ikame edinmekle Gerede vatan-ı ikame olmaktan çıktı. Aynı şekilde Bolu da buradan ayrılıp yola çıkmakla vatan-ı ikame olmaktan çıktı. Dolayısıyla bu kimse Bolu’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkınca misafir olduğundan Ankara’ya varıncaya kadar yolda namazlarını iki rekât kılar. Bolu’da 15 gün kalmaya niyet etmemiş olsaydı, dönüşte Gerede’de namazlarını tam kılardı. Çünkü Gerede, sefer mesafesi olmayan Bolu’ya gitmekle vatan-ı ikame olmaktan çıkmadı.

Ankaralı bir şahıs, Gerede’ye gelse, burada 15 gün kalmaya niyet etse sonra buradan 100 km. uzaklıktaki Düzce’ye gitmek üzere ayrılsa fakat Bolu’dan Gerede’ye geri dönse Gerede’de namazlarını kasr eder. Çünkü “sefer” ile Gerede vatan-ı ikame olmaktan çıkmıştır.

Sürekli ikamet niyetiyle yerleşmediği bir yerde bir insan kaç sene kalırsa kalsın orası vatan-ı aslî olmaz. Mesela bir memur, bir yere tayin olsa, buraya yerleşmeyi düşünmedikçe burası vatan-ı ikamedir. Doğup büyüdüğü veya sürekli kalmak üzere yerleştiği vatan-ı aslî’sine gittiği zaman namazlarını tam kılar. Ama görev yaptığı yere yerleşmeye niyet etmişse, burası vatan-ı aslî olur. Buradan 90 km. uzaklıkta bir yere 15 günden az kalmak üzere gittiği zaman misafir sayılır ve sefer ruhsatlarından yararlanabilir.

Vatan ile ilgili bu açıklamaları yaptıktan sonra şimdi misafirin mukim olabilmesi için Hanefîlerde gerekli olan şartları görelim.

a) Sürekli ikamet ettiği yerden 90 km. uzaklıkta bir yere gitmiş ve burada 15 gün ve daha fazla bir süre ikamet etmeye niyet etmiş olması. Bu niyetin geçerli olabilmesi için de şu şartların bulunması gerekir

1. Yolculuğa fiilen son vermesi. Bir yerde ikamete niyet etse fakat yolculuğa son vermeyip devam etse mukim sayılmaz. Çünkü sadece niyet yeterli değildir. Fiilen yolculuğa son vermesi gerekir.

2. Kalmaya niyet ettiği yerin şehir, kasaba, köy ve yayla gibi ikamete elverişli bir yer olması. İnsanların yaşamadığı çöllerde, denizlerde ve deniz ortasındaki meskûn olmayan adacıklarda kalmaya niyet etse mukim sayılmaz.

3. Bir tek yerde kalmaya niyet etmesi. 15 gün Mekke ile Mina bölgesi, Ankara ile Kazan ilçesi gibi birbirine yakın da olsa iki ve daha fazla yerde kalmaya niyet etse mukim sayılmaz. Ancak her iki yerde de 15 gün ve daha fazla kalacaksa o zaman mukim olur.

4. İrade ve görüşünde özgür olması. Hizmetli, talebe ve asker gibi bir başkasına tabi olan kimse, bağlı olduğu kimseden müstakil ikamete niyet etse mukim sayılmaz. Tabi olduğu insanın niyet ve fiiline göre hareket eder.

Bir yerde kaç gün kalacağını bilmeyen, ne zaman geleceği belli olmayan bir kafileyi, arkadaşını veya bir yakınını bekleyen kimse ile düşman topraklarında ikamete niyet eden asker mukim sayılmaz.

b) Sürekli ikamet ettiği yere gelen kimse mukim sayılır. Burada niyet aranmaz. Çünkü aslî vatanına gelmiştir.

c) 90 km. mesafede bir yere gitmek üzere yola çıkan bir kimse, gitmek istediği yere henüz varmadan, yurduna geri dönmeye karar yerse sadece niyet etmekle mukim olur. Artık namazlarını tam kılar. Eğer 90 km. mesafeye vardıktan sonra dönmeye karar verseydi yurduna dönünceye kadar yolda misafir sayılırdı ve namazlarını kasr ederdi.

d) Belirli bir yere gitmeyi amaçlamadan seyahate çıkan kimse mukim sayılır.

Şafiîlere göre bir kimsenin mukim olabilmesi için;

a) 48 mil (90 km.) uzaklığında bir yere giden, giriş ve çıkış günleri hariç gece ve gündüzüyle tam dört gün ikamete niyet eden veya bir yerde kalmaya mutlak olarak niyet eden kimse mukim sayılır.

b) Bu yerin ikamete elverişli olup olmaması önemli değildir.

c) Sefer mesafesinde bir yere, bir ihtiyacını karşılamak üzere giden ve bu ihtiyacının dört günde bitmeyeceğini bilen kimse mukim sayılır. İhtiyacının ne zaman biteceğini bilmeyen kimse 17 gün süreyle misafir sayılır. 17 günden sonra mukim olur.

d) Vatanına dönen, masiyet olan bir yolculuk yapan veya belirli bir yere gitmeyi hedeflemeden seyahate çıkan, özgürlüğü elinde olmayan ve iftitah tekbirini alırken kasra niyet etmeyen kimse namazlarını tam kılar. (Bu konuda geniş bilgi için bk. İsmail Karagöz, Seferilik ve Hükümleri, Kitap Neşriyat, Ankara 2005.)

NAMAZLARIN CEM’ İLE KILINMASI

“Namazların cem’i”; “öğle” ile “ikindi” namazlarının “öğle” veya “ikindi” vaktinde; “akşam” ile “yatsı” namazlarının “akşam” veya “yatsı” vaktinde birleştirilerek kılınmasıdır.

Asıl olan, müslümanın beş vakit namazını, beş ayrı vakitte kılmasıdır. Ancak özellikle yoluculukta ve mukim iken zaruret hâlinde namazları cem’ ile klima ihtiyacı doğabilir.

Kur’ân’da, günde beş vakit namaza işaret eden ayetlerde sadece “sabah” namazının “son vakti” (güneşin doğmasından önce), “öğle” ve “akşam” namazının “ilk vakti” (zevalden sonra ve güneşin batmasından sonra) zikredilmiş, fakat “ikindi” ve “yatsı” namazlarının “ilk ve son”; “öğle” “ikindi” ve “yatsı” namazlarının “son” vakitleri beyan edilmemiş; “öğle” ile “ikindi”, “akşam” ile “yatsı” vakitlerinin arasındaki sınır, Kur’ân’da kesin çizgilerle belirlenmemiştir.

Namazların kesin vakitleri hadislerle belirlenmiştir.

Peygamberimiz ve arkadaşları beş vakit namazı, beş ayrı vakitte kılmışlardır. Ancak seferde iken ve bazen hazarda “öğle” ile “ikindi”, “akşam” ile “yatsı” namazlarını birleştirerek kıldıkları da olmuştur. Bu konuda hadis kitaplarında çok sayıda hadis vardır.

Peygamberimiz (s.a.s.), hicretin 10. yılında yaptığı ve Veda hutbesini okuduğu haccında Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde (cem-i takdim), Müzdelife’de akşam ile yatsı namazlarını yatsı vaktinde (cem-i te’hir) birleştirerek kılmış, vefatından sonra da uygulama bu şekilde devam etmiştir (Buhârî, “Hac”, 93-99; Müslim, “Hac” 285-287).

1. Misafir Olanların Namazları Cem’i

Peygamberimiz (s.a.s.)’in ve sahabenin seferîlikte “öğle” ile “ikindi”, “akşam” ile “yatsı” namazlarını birleştirerek kıldıklarına dair birçok sahih hadis vardır.

Sahabeden Muaz b. Cebel (ö. 18/673),
“Tebuk savaşında Peygamber (s.a.s.) ile beraber idik. Resûlullah (s.a.s.), öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını cem ederek kıldı.” (Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn”, 52) demiştir.

Abdullah İbn Abbas (ö.68/687),
“Resûlullah (s.a.s.), seferde bir şey onu acele ettirmediği, düşman onu takip etmediği ve bir şeyden korkmadığı hâlde akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılardı.” (İbn Mace, “İkametü’s-Salât”, 74) demiştir.

Bu ve benzeri birçok hadiste; sadece seferde öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek kılındığı zikredilmiş, birleştirmenin şekli yani cem-i takdim ile mi yoksa cem-i te’hir ile mi kılındığı belirtilmemiştir. Seferde olmanın dışında cem’ için bir gerekçe de zikredilmemiştir.

Abdullah ibn Abbas,
“Resûlullah (s.a.s.), Tebük savaşında yaptığı bir seferde öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirerek kıldı.” demiştir. Hadis ravilerinden Said b. Cübeyr (ö.95/713), İbn Abbas’a Resûlullah (s.a.s)’ı namazları birleştirerek kılmaya sevk eden şey nedir? diye sordum, bana, “ümmetine zorluk olmamasını istedi” cevabını verdi’ (Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn”, 51, 53) demiştir.

Bu hadiste “sefer’de cem”‘ yapmanın gerekçesi olarak ümmete zorluk çıkarmama zikredilmiştir.

Sahabeden Cabir İbn Zeyd (ö.93/712),
“İbn Abbas, yolculukta namazları birleştirerek kılar ve bunun “sünnet” olduğunu söylerdi” (Beyhakî, “Salât”, III, 165) demiştir.
Bu ve benzeri hadislerde Peygamber (s.a.s.)’in yolculuk hâlinde iken cem’ yaptığı belirtilmiş ancak cem’in şekli beyan edilmemiştir.

Enes b. Malik, şöyle demiştir:
“Resûlullah (s.a.s.), güneş meyletmeden (öğle vakti girmeden) önce yola çıkarsa öğle namazını ikindi vaktine erteler, sonra (bir yerde) konaklar ve ikisini (öğle ile ikindi namazlarını) birleştirerek kılardı. Eğer yola çıkmadan önce güneş meylederse (öğle namazının vakti girerse) öğle namazını kılar sonra öyle yola çıkardı.” (Buhârî, “Taksîru’s-Salât”, 15)

Bu hadiste yolculuğun dışında herhangi bir şart koşulmadan öğle ile ikindi namazlarının ikindi vaktinde, akşam ile yatsı namazlarının yatsı vaktinde birleştirilerek kılındığı ifade edilmektedir.

Enes b. Malik,
“Resûlullah yolculukta iken, güneş meyleder (öğle namazı vakti girerse) öğle ve ikindi namazlarını birlikte kılar sonra yoluna devam ederdi.” (Beyhakî, “Salât”, III, 162) demiştir.

Zikrettiğimiz hadislerde Peygamber efendimiz ve ashabı seferîlikte öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını durumlarına göre cem-i takdim veya cem-i te’hir ile kılmışlardır. Bu uygulama dinin müslümanlara verdiği bir kolaylıktır. Namazların, hiçbir bahane ile terk edilmemesi, her hâl ve şartta kılınmasıdır.

2. Mukim Olanların Namazları Cem’i

Mukim iken ihtiyaç ve zaruret hâlinde cem’ ile namazların kılınabileceğini beyan eden hadisler vardır.

Abdullah ibn Abbas,
“Resûlullah (s.a.s.), Medine’de korku ve yağmur olmaksızın öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını cem, ederek kıldı” demiştir. Râvi. Vekî’ b. Cerrâh, (ö. 197/812) İbn Abbas’a, ‘bunu niçin yaptı?’ diye sordum, ‘Ümmetine zorluk çıkarmamak için yaptı’ cevabını verdi, (Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn”, 54) demiştir.

İbn Abbas’ın kendisi de korku ve yolculuk olmaksızın öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılmıştır (Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn”, 49-50).

Malik b. Enes, “Bu cem’in yağmur sebebiyle yapıldığı görüşünde olduğunu” söylemiştir.(Malik, Muvatta’, I, 144) Ancak hadiste, “Yağmur olmaksızın” denilmemektedir.

Cabir ibn Abdullah,
“Resûlullah (s.a.s.), Medine’de öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını korku olmadan ve herhangi bir illet de bulunmadan ruhsat için cem’ ederek kıldı.” (Tahâvî, I, 161)demiştir.

Abdullah ibn Abbas’ın, “Basra’da öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birlikte kıldığı ve iki namaz arasında sünnet namazı kılmadığı, bunu bir meşguliyetten dolayı yaptığı, “Medine’de Resûlullah (s.a.s.) ile öğle ve ikindi namazlarını sekiz rekât olarak kıldıklarını ve iki namaz arasında sünnet namazı kılmadıklarını” söylediği” (Nesâî, Mevâkît, 44) rivayet edilmiştir.

Tâbiî âlimlerinden Nâfi, Abdullah ibn Ömer, yöneticiler yağmurlu günlerde akşam ile yatsı namazlarını cem’ ederek kıldıklarında o da onlarla birlikte namazları cem’ ederek kılardı, demiş ve bu cem’in şafaktan önce yapıldığını” (Malik, “Kasru’s-Salâti”, 1) söylemiştir.

Musa b. Ukbe, (ö.141/739)“Ömer ibn Abdülaziz, hava yağmurlu olduğu zaman akşam ile yatsı namazlarını (akşam vaktinde) birleştirerek kılardı. Said ibn Mûseyyeb (ö.94/712), Urve ibn Zübeyr (ö.94/712) ve Ebu Bekir b. Abdurrahman (ö.94/712) ve o devrin ileri gelenleri onunla beraber namaz kılar ve bunu yadırgamazlardı” (Beyhakî, “Salât”, III, 169) demiştir.

Örnek olarak zikrettiğimiz hadislerden, Peygamberimiz ve ashabının mukim iken ihtiyaç ve zaruret halinde bazen zaruret olmaksızın cem’ ile kıldıkları anlaşılmaktadır. Özellikle mukim iken namazların beş ayrı vakitte kılınması esastır. Ancak bir doktorun ameliyata girmesi, ara verilmeden yapılması gereken bir görev yapanlar ve benzeri çok yoğun meşgalesi olanlar, cem’ ile kılmadıkları zaman namazları kazaya kalacak olanlar öğle ile ikindi akşam ile yatsı namazlarını durumlarına göre cem-i takdim veya cem-i te’hir ile kılabilirler. Bu, dinin tanıdığı bir kolaylıktır.

3. Namazları Cem’ ile Kılabilmenin Şartları

Namazları cem-i takdim ile kılabilmek için şu şartların bulunması gerekir:

a) Birinciyi yani öğle veya akşam namazını bitirmeden cem’e niyet etmek.

b)Tertibe riayet etmek yani önce birincileri (öğle veya akşamı), sonra ikincileri (ikindi veya yatsıyı) kılmak.

c) İki namazı (öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını) peş peşe kılmak. İki namazın arasını nafile bir namaz ile veya başka bir şeyle ayırmamak.

Cem-i tehir için; öğle veya akşam vaktinde namazı cem-i tehir ile kılacağına niyet etmek yeterlidir. Ancak, niyet birinci namazları kılacak kadar bir vakit kalmadan önce yapılması gerekir.

4. Sonuç ve Değerlendirme

Peygamber Efendimiz ve onun terbiyesinde yetişen ashabın uygulamasından anlıyoruz ki dinen yolcu sayılan kimse öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını cem ederek kılabilir. Mukim iken Peygamberimizin ve sahabenin çamur ve karanlık gibi mazeretler sebebiyle bazen de mazeretsiz cem’ ile namaz kıldıkları olmuş, ancak büyük çoğunlukla beş vakit namazı beş ayrı vakitte kılmışlardır. Bu sebeple Hanefîler hadislerde geçen cem’i “şekli cem” olarak anlamışlardır. Şekli cem’; öğle ve akşam namazlarını son vaktinde ikindi ve yatsı namazlarını ilk vaktinde birlikte kılmaktır. Bunun dışında cem’i caiz görmemişlerdir. Cumhur ise, seferde bazı kurallar çerçevesinde cem’i caiz görmüşlerdir. Belirlenen kurallara uymak şartıyla öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları birleştirilerek kılınabilir. “Cem”, seferin ruhsatlarından bir ruhsattır.

Aralarında bazı görüş farklılıkları bulunmakla birlikte Malikî, Şafiî ve Hanbeliler; yağmur, çamur, şiddetli rüzgar ve karanlık gibi bir mazeret sebebiyle hazarda (mukim iken) camide cemaatle namaz kılacak kimseler için cem’i caiz görmüşlerdir.

Hazarda cem’ konusunda en müsamahalı görüşe sahip olan Hanbeli mezhebidir. Hanbeli mezhebine göre; emzikli kadın, hasta, idrarını tutmakta zorluk çeken, zayıf ve hâlsiz olan ihtiyar, kör ve sağır, canına, malına, işine ve ırzına zarar gelmesinden korkan kimse namazları birleştirerek kılabilir.

Namazların birleştirilerek kılınması konusunda Hanefîlerin görüşü, ihtiyar açısından ve istismarın önlenmesi bakımından önem taşırken, cumhurun görüşü Peygamberimizin uygulamasına ve kolaylık dini olan İslam’ın genel prensiplerine daha uygun görünmektedir.

İslâm Dini kolaylık dinidir. Müslümanlar günümüzde seferde veya hazarda cem yapmayı gerektirecek pek çok durumla karşılaşmaktadırlar. Bu durumlarda cem’ yapmak bir kolaylıktır. Peygamberimiz ve ashabına uyarak cem’ yapılabilir. Ancak, bu cem’i mazeret ve ihtiyaç hâline hasretmek daha isabetli ve daha doğru olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.)’in ve ashabının bu konudaki uygulaması az olmuştur. Cem’e cevaz veren cumhur da cem’in terk edilmesinin daha faziletli olduğu görüşündedir. Namazları sürekli üç vakitte kılmak doğru değildir. Mazeretsiz olarak cem’i caiz görenler bile “alışkanlık hâline getirmeme” şartını koşmuşlardır. Seferde ve hazarda cem’i; mazeret ve ihtiyaç hâline hasretmek, bütün müçtehitlerin görüşlerine uyma ve ihtilaftan kurtulma açısından daha isabetli bir davranış olur. (Seferilik konusunda daha geniş bilgi için bk. İsmail Karagöz, Seferilik ve Hükümleri, Kitap Neşriyat, Ankara 2005.)