Namaz ve Önemi

İnsanların yaratılış gayesi, Allah’a ibadet etmektir.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zânyât, 51/56) anlamındaki ayet, bu gerçeği ifade etmektedir.

“İbadet”, genel anlamı ile kulluk demektir. Kulluk, Yaratıcı Kudret’in varlığını bilip O’na inanma, Onun istediği gibi bir hayat yaşama ve Ona itaat etme bilinç ve iradesinin eyleme dönüştürülmesi ile gerçekleşir.

İbadet, kulluğun maddî ve manevî pratik göstergeleridir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla kişinin yaptığı her amel, iş ve davranış ibadet olarak değerlendirilip ödüllendirilir. Fert ve toplum yararına olan bütün olumlu davranışlar, dinî ve manevî bir anlam kazanır. Şu hâlde, ibadet, İslâm’ı yaşamaktır. Bu, ibadetin genel açılımıdır. Özel anlamı ile ibadet ise; mükellef insanın Allah’a itaat, teslimiyet ve sevgisini ifade eden, Allah ve Resûlü tarafından yapılması istenen belli şekil şartlarına sahip fiil ve davranışlardır. Şekli, zamanı ve miktan belli bu ibadetler, kulluk bilincinin en yoğun biçimde sergilendiği ibadetlerdir.

Kur’ân’da “ibadet”in anlam çerçevesinde yer alan diğer iki temel kavram da “itaat” ve “kurbet”tir. İtaat, niyete bağlı olsun olmasın ve kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin sevap kazandıran fiili yapmaktır. Kurbet ise, niyete bağlı olmasa bile, mescit inşa etmek, yol yapmak, vakıf kurmak gibi sevap kazandıran bir işi kimin için olduğunu bilerek yapmaktır. Buna göre, bu üç kavram arasındaki anlam ilişkisini şöyle ifade edebiliriz:

İbadet, niyete bağlı olarak yapılmasından sevap olan ve yüce Allah’a kurbet (yakınlık) ifade eden özel itaattir. İslâm’a göre insan hayatındaki bütün davranış biçimlerine dair kurallar, kaynağını Allah’ın kelâmı Kur’ân’dan ve Peygamberin sünnetinden alır. Bu sebeple bütünüyle Allah’ın ve Peygamberin emirlerini yerine getirmek, yasaklarına uymak kulluktur, ibadettir. Böyle olunca ibadetin en üst noktasında -yahut temelinde- iman etmek yer alır.

Kur’ân’da, başta namaz olmak üzere, zekât, oruç ve hac gibi temel ibadetler zikredilir; bunların esasını, mahiyetini ve amacını bildiren açıklamalar yapılır. Bu ibadetlerin nasıl ve hangi şartlarda yerine getirileceği ise Hz. Peygamberin uygulama ve açıklamalan ile belirlenmiştir.

İbadetler, Allah ve Resûlü tarafından nasıl emredilmiş ve öğretilmişlerse o şekilde yerine getirilirler. Şekil, miktar ve hikmetleri sorgulanamaz. İbadetlerin “tevkîfî” oluşunun anlamı budur.

Sonuç olarak; Allah’a ibadet etmek, insanın yaratılış gayesidir. İman, namaz, oruç, zekât ve hac başta olmak üzere ahlâki davranışlar, sâlih amel, evlenme, boşanma, miras, ticaret, helâlinden nzık kazanma, çalışma, temizlik gibi bütün İslâmî görevleri ifa etmek ibadettir.

NAMAZ NASIL KILINIR? BİLGİLERİNİZİ GÖZDEN GEÇİRİN

A. Kavramsal Çerçeve

Dilimize Farsça’dan giren ve ‘eğilmek’ anlamına gelen “namaz”, Kur’ân ve Sünnette “salât” kelimesi ile ifade edilmiştir. Sözlükte dua etmek anlamına gelen “Salât”; dini bir terim olarak, Allah’ın emrettiği, Peygamberimizin öğretip uyguladığı şekilde kalp, dil ve bedenle yapılan bir ibadettir.

“Salât” kelimesi ve türevleri Kur’ân’da 99 defa geçmektedir. Kur’ân’da namaz, “salât” kelimesiyle ifade edildiği gibi “ibadet” (Hacc, 22/77), “kıyam” (Hacc, 22/26), “kıraat” (İsrâ, 17/78), “rükû” (Bakara, 17/43), “secde” (Bakara, 2/125), “zikir” (Bakara, 2/239), “dua”, “teşbih”, “huşû” ve “kunut” kelimeleriyle de ifade edilmiştir. Bu, namaz ibadetinin anlam derinliğini gösterir.

Namaz kılan müslüman;

  • Allah’ı yüceltmiş,
  • O’nun huzurunda divan durmuş,
  • O’nun kelâmından okumuş,
  • O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmiş,
  • O’nu övmüş, nimetlerine şükretmiş,
  • O’nun huzurunda eğilip saygısını ifade etmiş,
  • O’nu anmış,
  • O’na tevazu göstermiş,
  • O’na dua ve niyazda bulunmuş, itaat edip kulluk etmiş olur.

Böylece kul, namaz ibadeti ile Allah’ın emir ve yasaklarına uyma bilincini sürekli canlı tutmuş olur.
Namaz, Allah için yapılan her türlü kulluğun ifadesidir. Başka bir ifade ile her türlü ibadet, namazda toplanmıştır.
Namaz, küfrün ve şirkin her türlüsüne, nefsin ve şeytanın tüm arzulanna karşı koyuştur.
Namaz; Allah’ın düşmanlanna ve tüm kötülüklere karşı bir tavır alıştır.
Namaz; imanın aksiyona dönüşmesidir, günde beş defa imanı tazeleme, Allah’ı çokça anma, günahlardan arınma, Allah’a sığınma ve hayata çeki düzen vermedir.
Namaz, disiplinli ve intizamlı hayatı sürekli canlı tutmaktır.

Kabe Saf Düzeni Saflar

B. Namazın Önemi

“Namaz”, ibadetler içerisinde en önemli yere sahiptir. Kur’ân’da ısrarla namaz kılınması emredilmiş (mesela bk. Bakara, 2/43, 83, 110; Nisa, 4/77, 103; En’âm, 6/72) ve “Namazın mü’minlere vakitli olarak farz kılındığı” (Nisa, 4/103) bildirilmiştir.

Yüce Allah, ilk insan ve ilk peygamber Âdem (s.a.s.)’den itibaren bütün insanları namaz ibadeti ile sorumlu tutmuş ve bütün peygamberler, kavimlerine namaz kılmalarını emretmişlerdir (mesela bk. Bakara, 2/83; Mâide, 5/12; Yûnus, 10/87; Hûd, 11/87).

İnsanın üzerine farz olan ilk görev, Kur’ân ve Sünnette belirtildiği şekilde iman etmektir. İman eden müslümanm yapması gereken ilk dini görev ve ibadet ise namazdır.

Peygamberimiz (s.a.s.); İslâm’ı seçen her insana, imandan sonra ilk görev olarak namaz kılmayı öğretmiş ve “İslâm, beş şey üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şahadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, haccetmek ve Ramazan orucu tutmak” (Buhârî, “İman”, 2; Müslim, “İman”, 5) buyurarak imandan sonra müslümanm ilk görevinin namaz olduğunu bildirmiştir.

Sahabeden Muaz b. Cebel (r.a.)’i Yemen’e gönderirken, onları önce imana davet etmesi, bunu kabul etmeleri hâlinde beş vakit namazı emretmesi talimatını vermiştir (Buhârî, “Zekât”, 41, 63; “Tevhîd”, 1; Nesâi, “Zekât”, 1).

Namaz, yüce Allah’a yaklaşmanın yolu, O’na yükselmenin basamağıdır. Namaz, bütün ibadetlerin özü ve özetidir.

İlk defa “farz” kılınan ibadet namaz (Mûnzirî, I, 241) olduğu gibi ahirette ilk defa hesabı sorulacak olan ibadet de namazdır (Nesâî, “Salât”, 9).

Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.); “Amelin Allah’a en sevimli olanı hangisidir” sorusuna “Vaktinde kılınan namazdır” (Buhârî, Mevâkîtü’s-Salât, 5) “Amellerin hangisi cennete daha yakındır” sorusuna ise, “Vaktinde kılınan namazdır” (Müslim, “Salât”, 138) cevabını vermiştir.

Mü’minler; her hâl ve şartta namazlarını kılmakla yükümlüdürler. Su bulamayanlar veya suyu kullanamayanlar teyemmüm ederek (bk. Mâide, 5/6), bir tehlikeden korkanlar yaya veya binit üzerinde (bk. Bakara, 2/239), dînen yolcu sayılanlar dört rekâtlı farz namazları iki rekât olarak; savaş hâlinde olanlar, nasıl güçleri yetiyorsa o şekilde; ayakta durmaya güçleri yetmeyen hasta ve özürlüler oturarak, buna da güçleri yetmeyenler yatarak namazlarını ima ile kılarlar. Kadınların özel hâlleri hariç, namaz kılmamanın hiçbir mazereti yoktur. Ne ticaret, ne alışveriş, ne iş (bk. Nûr, 24/37), ne görev, hiçbir şey müslümanı namaz kılmaktan alıkoyamaz, alıkoymamalıdır.

Hayatın en anlamlı ve en değerli kesitleri elbette ibadetle geçirilen zamanlardır. Bu itibarla namaz kılarken Allah’ın huzurunda bulunulduğu akıldan çıkanlmamalıdır. Her türlü dünyevî meşgaleden sıyrılmaya çalışılmalı, acele etmeksizin, namaza ait bütün hareket ve okuyuşların hakkı verilerek yerine getirilmelidir.

C. Namazın Hikmetleri

İbadetler, belli biçim ve şekil şartlarına sahiptir. İbadetlerin kabul edilmeleri için bu şekil şartlarına uymak gerekir. Fakat şekil ve dış yapı tek başına ibadetleri oluşturan belli söz, fiil ve davranışlara ibadet değeri kazandırmaz. Bu sebeple şekil kadar, hatta ondan daha da önemli olan, ibadetlerde niyet, içtenlik ve kulluk bilincidir. Kulluk bilinci, her ibadet gibi namazın da, hiçbir çıkar gözetmeksizin sırf Allah’ın emri olduğu için kılınmasını gerektirir. Bununla birlikte namazın birtakım amaç ve hikmetlere yönelik olduğunda da şüphe yoktur.

1. Namaz, Allah’ı Hatırlatır

Namaz, Allah’a kulluğun ikran, diğer bütün ibadetlerin bir sentezidir. Namaz, tüm yaratıkların ibadet biçimlerini kendisinde toplayan bir hülasadır. Kıyam eden, rükû ve secde eden meleklerin ibadetleri, canlı-cansız tüm varlıkların ibadetleri, zikir ve tesbihleri namazda toplanmıştır. Namaz, sadece şekilsel hareketler değil; bedenin, aklım ve kalbin katılımıyla gerçekleşen bir ibadettir. Namaz, beden için kıyam, rükû ve secde; dil için kıraat, tesbih, zikir ve dua; akıl/kalp için ise düşünüp anlama, huşû ve manevî lezzettir. Namaz, Allah’a sığınmanın ve Ondan yardım dilemenin bir vasıtasıdır. “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153) anlamındaki ayet bu gerçeğin ifadesidir.

2. Namaz, Mü’minin Miracıdır

Bilindiği üzere miraç, Peygamberimizin, hiçbir peygambere nasip olmayan yüce makamlara yükselmesidir. İşte namaz da kulun Allah’a manen ulaşması yolunda önemli bir vasıtadır. Bu nedenle, namaz mü’minin miracıdır, denilmiş; ümmetin namazla ilgili ortak bilinç ve değerlendirmesi âdeta bu cümle ile özetlenmiştir.

“Yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir” (Bakara, 2/144) emrine uyarak kıbleye yönelmek, tekbirden sonra ellerin önde bağlanması, rükûa eğilmek, secdeye varmak, Allah’ın huzurunda yaşanan tevazu ve teslimiyet ruhunu yansıtır. Beş vakit namazın farz kılındığı miraç olayı sırasında Allah’ın Resûlü yüksek makamlara ulaştı. Mü’min de miraçta farz kılınan bu namaz görevini yerine getirerek bir anlamda miraç yapmış, yüksek dereceler elde etmiş, Allah’a yaklaşmış olur. İnsan benliğinin sembolü olan “başı dik” olma hâli, bedenin en şerefli kısmı sayılan alnın secde için yere konması ile sona erer. Secde bu niteliği ile Allah’ın kudret ve azametine teslim olup boyun eğmeyi sembolize eder. Kulluk bilinci içinde fizikî varlık yerlere inerken, ruh alabildiğine yüceliklere ulaşır.

3. Namaz, Sosyal Bütünleşme ve Kaynaşmayı Sağlar

Namaz -cemaatle kılındığında- günde beş defa mü’minleri bir araya getirir, tanışma ve kaynaşmayı sağlar; sosyal ilişkilerin güçlenmesine, toplumsal eşitliğin sağlanmasına, sevgi ve kardeşliğin oluşmasına katkıda bulunur. Müslüman gündelik uğraşıların girdabından kısa sürelerle de olsa kurtulma fırsatı yakalar.

4. Namaz, Yaratan’a Karşı Kulluk Görevidir

Namaz, insanın Yaratan’ına karşı kulluk görevidir. Bu görev, sadece insanlara özgü değil bütün yaratıkların yaptığı bir görevdir. Bu gerçeği, Yüce Allah, şöyle bildirmektedir: “Görmedin mi ki şüphesiz, göklerdeki herkes, yerdeki herkes, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz, Allah dilediğini yapar.” (Hacc, 22/18) “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, onu hamd ederek tespih etmesin. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.” (İsrâ, 17/44)

5. Namaz, Dünya ve Ahiret Mükâfatı Sağlar

Müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilen Kur’an (Kehf, 18/1-2) ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), namaz ibadetini hakkıyla yerine getirenlere dünya ve ahirette mükâfat olduğunu bildirmiştir. Görevini yapanların ödüllendirilmesi, terk edenlerin ise cezalandırılması ilâhi adaletin gereğidir.

Yüce Allah, namaz kılanlara; merhamet edeceğini (bk. Tevbe, 9/71; Nûr, 24/56), onları bağışlayacağını, kendilerine tükenmez rızık vereceğini (Enfâl, 8/3-4), onları cennete koyacağını (bk. Ra’d, 13/19, 23; Mü’minûn, 23/1-2, 9-11) ve onlardan razı olacağını (bk.Tevbe, 9/72) vaat etmiş, namaz kılan müminlerin müjdelenmesini istemiştir (bk. Hacc, 22/34-35; Nemi, 27/2-3).

“Rabbiniz Allah’a karşı gelmekten sakının, beş vakit namazı kılın, Ramazan orucunu tutun, malınızın zekâtını verin, âmirlerinizin emirlerine uyun, Rabbinizin cennetine girersiniz” (Tirmizî, “Ebvâbü’s-Salât”, 434; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 251) buyurmuştur. Ancak Allah’a ve peygambere isyan olan konularda âmirlere itaat olmaz (bk. Müslim, İmâre, 38, II, 1469; Buhâri,
Ahkâm, 4, VIII, 105; Tirmizî, Cihad, 29, IV, 209)
.

Namaz, mü’minin nurudur (Aclûnî, ıı, 18). Namaz, mü’minin hayatına çeki düzen verir. Onu her türlü çirkinliklerden, haram ve yasakları işlemekten men eder (Ankebut, 45/49). Namazlarını derin bir saygı ile (Mü’minûn, 23/2) eda eden ve namazını kılan bir insan olmanın gerektirdiği inanç, söz, fiil ve davranış içerisinde olan ve namazı hayatına hâkim kılan mümin, doğru yolu bulmuş ve kurtuluşa ermiştir (Lokman, 31/4-5).

İman, namaz ve diğer ibadetler, kul ile Allah arasında manevî bir ticarettir. Bu ticareti yapanlar, asla zarar etmezler. Yüce Allah, bu gerçeği Kur’ân’da şöyle ifade etmektedir:
“Şüphesiz, Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendileline rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizlice ve açıktan Allah yolunda harcayanlar, asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler. Allah, kendilerine mükâfatlarını tam olarak versin ve kendi lütfundan daha da artırsın diye (böyle yaparlar.) Şüphesiz O, çok bağışlayandır; şükrün karşılığını verendir” (Fâtır, 35/29-30)

“Allah, beş vakit namazı farz kılmıştır. Kim abdesti güzelce alır, beş vakit namazı vaktinde kılar; rükûunu, secdesini ve huşûunu tam yaparsa bu kimseye Allah’ın onu bağışlayıp cennete koyacağına sözü vardır. Namazlarını kılmayan kimseye ise Allah’ın bir sözü yoktur Dilerse onu bağışlar ve cennetine koyar, dilerse ona azap eder.” (Ebu Dâvûd, Salât, 9)
Çünkü namazı terk etmek Allah’a isyan etmektir, büyük günahtır.

6. Namaz, Maddî ve Manevî Kirlerden Arındırır

İnsan, “beşer” olması hasebiyle hatasız ve kusursuz olmaz. Günlük hayatında farkına varmadan madden ve manen, bedenen ve rûhen kirlenir. Allah’a ortak koşmak, Allah’ı ve ayetlerini inkâr etmek ve iki yüzlülük gibi inançla ilgili veya içki, kumar, evlilik dışı ilişki (zina), hırsızlık,adam öldürme, yalan söyleme, hile yapma, rüşvet ve faiz alıp verme, gıybet ve iftira etme gibi amelle ilgili olup tövbe etmeyi gerektiren büyük günahlar hariç “namaz”, kusurların ve hataların bağışlanmasına vesile olur.

Peygamberimiz (s.a.s.);
“Beş vakit namaz ve Cuma namazı diğer Cuma namazına kadar büyük günahlar işlenmediği sürece aralannda işlenen günahlara kefarettir” buyurmuş (Müslim, “Tahâre”, 14-15) ve İslâm’ın beş temel esasından biri olan beş vakit namazını kılan kimseyi, günde beş defa bir nehirde yıkanan kimseye benzetmiştir.

“Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir ırmak olsa ve burada günde beş defa yıkansa ırmak bu kimsede hiç kir bırakır mı? Sahabenin; ‘Hayır hiçbir kir bırakmaz’ diye cevap vermesi üzerine Peygamberimiz; ‘İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah, bu sebeple günahları temizler, yok eder” buyurmuştur (Buhâri, Mevâkîtu’s-Salât, 6).

Günde beş vakit namazını kılan Müslüman, manevî kirlerden temizlendiği gibi dış çevre ile sürekli temas hâlinde olan organlar, günde beş defa yıkandığı için maddî kirlerden ve bulaşıcı mikroplardan temizlenmiş olur. Vücut, elbise ve namaz kılınacak yeri temizlemek namazın şartı olduğu için namaz, kişiyi temiz olmaya mecbur eder. Her namazı vaktinde kılacağı için hayatını düzen ve tertibe koyar.

“Gece ve gündüz melekleri sizi takip ederler. Sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Sonra sizinle geceleyen melekler, ilâhı huzura çıkarlar. Rabbleri onlara, ‘onları en iyi bir şekilde bildiği hâlde- kullarımı nasıl terk ettiniz” diye sorar. Melekler, ‘onları namaz kılarken terk ettik ve namaz kılarken bulduk’ cevabını verirler” (Buhârî, Mevâkîtû’s-Salât, 6, 1, 139) buyurmuştur.

7. Namazı Terk Etmek Büyük Günahtır

Kalbine iman yerleşmiş ve gerçek mü’min niteliğini kazanmış bir Müslümana namaz kılmak ağır ve zor gelmez (bk. Bakara, 2/45). Mü’min, namazlarına ara vermeden devam eder (bk. Meâric, 70/22-23). Namazlarını zevkle ve isteyerek kılar. Yüce Allah, Kur’ân’da, namazı üşenerek kılmayı (bk. Nisa, 4/142; Tevbe, 9/54) veya namazı terk etmeyi münafık (bk. Tevbe, 9/54) ve kâfirlerin niteliği olarak zikretmiştir (bk. Müddessir, 74/44).

Hür iradesiyle iman etmiş gerçek bir mü’minin, her türlü ibadetin kendisinde toplandığı namazı, terk etmesi asla mümkün değildir. Yüce Allah, Kur’ân’da nefsinin arzularına uyup namazlarını kılmayan kimselerin cezalarını çekeceklerini bildirmiştir:

“Onlardan (peygamber ve sâlih kimselerden) sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki onlar, namazı zayi ettiler ve nefsinin arzularına uydular. Bunlar; ‘ğayyâ’ya atılacaklardır.” (Meryem, 19/59)

Sahabeden Abdullah ibn Abbas (Ö.62/687) ve Abdullah ibn Mes’ûd (ö.32/652), ayette geçen “ğayyâ” kelimesinin cehennemde bir vadinin ismi olduğunu söylemişlerdir.

Bu ayet, nefsinin arzularına, iş, güç ve dünya meşgalesine, oyun ve eğlenceye dalıp namazlarını kılmayanların cehennemde cezalarını çekeceklerini beyan etmektedir. Çünkü dinin direği ve mü’minin miracı olan namazı kılmayan bir insan, günaha dalmış ve böylece nefsine zulmetmiş demektir.

Kâmil bir mü’minin, namazını kılmaması düşünülemez. Namazı kılmayan kimse, namazın farz oluşuna inanmadığı ve namazı önemsemediği veya tembelliği ve ihmalkârlığı ya da unuttuğu için kılmamıştır. Namazını vaktinde kılmayı unutan kimse, hatırlayınca hemen namazını kılar. Unutmasından dolayı bir vebal yoktur (Buharı, Mevâkit, 37). Farz oluşuna inanmadığı ve önemsemediği için namazı kılmayan kimse mü’min değildir. Çünkü Allah’ın kesin emrine inanmamaktadır. Farz oluşuna ve önemine inandığı hâlde tembelliği, ihmalkârlığı ve meşguliyeti sebebiyle şer’i bir özrü olmadan namazını kılmayan kimse büyük günah işlemiş olur.

Peygamberimiz (s.a.s.), Hz. Âişe’ye; “Namazı kasten terk etmeyin. Kim namazı kasten terk ederse, Allah’ın ve Resûlü’nün himayesinden uzak olur” (Ahmed b. Hanbel, VI, 421) buyurmuştur.

Namaz kılmakla büyük manevî dereceler kazanan insanın, bu ibadeti ihmal ya da büsbütün terk etmekle ölüm ötesi hayatta aynı oranda ceza görmesi tabiidir. Bu, kâinata hâkim bulunan adalet ve dengenin bir gereğidir. Ölüm ötesi hayatı tasvir eden ayetlerden birinde cehennemde ceza çeken kâfirlere, başlıca suçlarından birinin namaz kılmamak olduğu söyletilmektedir (Müddessir, 74/43). Peygamber Efendimiz, kıyamet gününde hesabı sorulacak ilk amelin namaz olacağını bildirmiştir (Tirmizî, Salât, 188). Namaz kılmamanın gerektirdiği büyük manevî sorumluluğu bildiren birçok hadis vardır. İşte tüm bu verilerden hareketle İslâm bilginleri, namaz kılmamayı büyük günahlar arasında en üst basamakta zikretmişlerdir.

Ay hâli ve loğusalık dönemlerinde bulunan kadınlar bu dönemlerinde namaz kılmakla yükümlü değillerdir (Ebu Dâvûd, Taharet, 108, 121). Bunun dışında namaz kılmamak için yalnızca uyuyakalmak, unutmak, bayılmak ve işaretle olsun namaz kılamayacak kadar ağır hastalık hâli, geçerli mazeret olarak kabul edilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.); “Kim bir namazı kılmayı unutursa onu hatırladığı zaman kılsın” (Ebu Dâvûd, Salât, 11) buyurmuştur. Peygamberimiz ve beraberindekiler Hayber’in fethi dönüşünde istirahat ettikleri bir yerde uyuyakalmışlar ve sabah namazına kalkamamışlar, kılamadıkları namazı gündüz kaza etmişlerdir (Ebu Dâvûd, Salât, 11).

İslâm’ın temel esaslanndan biri olan namazın farz olduğuna inanmayarak kılınmayışının kişiyi dinden çıkaracağı konusunda İslâm bilginleri görüş birliği hâlindedirler. Farz olduğunu inkâr etmeksizin sırf tembellik ve ihmal sebebi ile namaz kılmayan kimsenin durumuna gelince; İslâm bilginleri bu gibi kimseler için kendi bakış açılarına ve zamanın şartlanna göre çeşitli müeyyideler öngörmüşlerdir. Allah için yapılan ibadetlerin temel şartı isteyerek ve gönülden gelerek yapılması yani samimiyet ve ihlâstır. Bu nitelikler ise zorlama ile gerçekleşmez. Namazın, kişinin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmasına ve kötülüklerden korunmasına vesile olması için bu ibadetin özgür iradeye ve kulluk bilincine dayalı olarak yerine getirilmesi gerekir. Bu sebeple namaz alışkanlığının daha eğitim çağında iken, sevdirilerek ve özendirilerek gerçekleştirilmesi önem arz etmektedir.

Yüce Allah, bir namazın terk edilmesi konusunu böylesine ağır manevî sorumluluğa bağlarken diğer yandan da bu ibadetin yerine getirilebilmesi için her türlü kolaylık ve imkânı da sağlamıştır. Mesela su bulamayanlar teyemmüm ederek, yolcular dört rekâtlı farzlan ikişer rekât olarak, hasta ve özürlüler güçleri nasıl yetiyorsa o şekilde namazlannı kılabilirler. Zira Yüce Allah, kullarına kolaylık diler, zorluk dilemez (Bakara, 2/185).

“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6)

D. Çocuk ve Namaz

Çocuklar, aile yuvasının meyveleridir. Anne-babaların temel görevlerinin başında çocuklarını iman, ibadet ve İslâm ahlâkı ile yetiştirmeleri gelir. Yüce Allah’ın,

“Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et.” (Tâhâ, 20/132) emri bu gerçeği ifade eder. Peygamberimiz (s.a.s.), anne-babalara;

“Çocuklarınıza, onlar yedi yaşına geldiklerinde namaz kılmayı emredin” (Ebu Dâvûd, Salât, 26) buyurmuştur. Çocuklara yedi yaşına geldiklerinde namaz kılmalarını emretmekten maksat; onlara namazı, farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini, kılınışını, namazda okunacak sûre ve dualan öğretmek ve onları namaz kılmaya alışmalarını sağlamaktır. Aynı hadisi Tirmizî şöyle rivayet etmiştir:

“Yedi yaşında çocuklara namazı öğretin.” (Tirmizî, Salât, 295)

Yedi yaş, ilk eğitim ve öğretime başlama çağıdır. Kız çocukları âdet görmeye başlamakla, erkek çocukları ise ihtilam olmakla veya bu yaşa gelmekle ergenlik çağına ulaşmış olurlar. Çocuklar, ergenlik çağına gelmeden önce Kur’ân okumayı, ibadetleri, helâl ve haramlan öğrenmiş olmalı, ibadetleri yapmaya, özellikle namaz kılmaya alışmış olmalıdırlar.
Çocuklann, ergenlik çağından önce mutlaka dini bilgilerle donatılması, ibadetlere alıştırılması, özellikle namazın öğretilmesi ve namaz kılma alışkanlığının kazandırılması gerekir.

E. Gençlik ve Namaz

Çocuklar, ergenlik çağına erdiği andan itibaren gençlik çağına başlarlar.

Gençlik dönemi; insan hayatının en önemli, en kritik ve en sorunlu dönemidir. Çünkü genç insan; fizyolojik, ruhsal, duygusal, eğitim ve öğretim, edep ve ahlâk, kültür ve alışkanlık bakımından gelişim, değişim ve etkileşim sürecindedir. Geleceğini bu dönemde kazanır, çünkü eğitimini bu dönemde alır, işine ve mesleğine bu dönemde sahip olur. Kimliğini, karakterini ve kişiliğini bu dönemde elde eder, iyi veya kötü alışkanlıkları, faydalı veya zararlı bilgileri bu dönemde edinir, yuvasını bu dönemde kurar.

Gençlere sahip olma, onlara iyi bir eğitim ve terbiye verme, onları kötü alışkanlıklardan koruma bakımından anne-babalara, eğitim ve öğretim kurumlarına önemli görevler düşmektedir. Gençler, yaş ağaç gibidirler, onlara istenilen şekil verilebilir, onlar telkinlere açıktır. Gençlerin ihmal edilmesi, telâfisi zor yaralar açar.

Bu dönemde gençlere sahip çıkmak çok zordur, çünkü onlar enerji dolu ve hareketlidirler, duygusallıkları hat safhada ve cinsel arzuları doruk noktadadır. Bu itibarla gençlerin bedensel, ruhsal ve duygusal ihtiyaçlarını meşru bir şekilde karşılanması ve gereken ilginin gösterilmesi gerekir.

Gençlik dönemi bülûğ çağında başladığına göre dini görev ve sorumluluklar da bu çağda başlamaktadır. Artık gençler; Yaratanını, peygamberini ve dinini tanımak, şartlarına uygun iman etmek, günde beş vakit namazı kılmak, Ramazan aylarında oruç tutmak, içki, kumar, zina, hırsızlık, yalan, hile, aldatma, iftira ve benzeri dinin haram kıldığı şeylerden kaçınmak zorundadırlar. Dini görevleri ihmal etmeleri, haram söz ve fiilleri işlemeleri onları günahkâr yapar. Gençler, bülûğa erdiklerinde “amel defterleri” günah açısından tertemizdir. Kişi dinî görevleri terk ederse amel defterine günah yazılmaya başlar. Günahlar çoğaldıkça kalpler kararır ve katılaşır, dinden soğur ve uzaklaşır (bk. Mutaffifîn, 83/14; İbn Mâce, Zühd, 29).

Dolayısıyla gençlerin dinin emir ve yasaklarını öğrenmeleri ve uygulamaları bu açıdan önemlidir.

İbadet ile yetişen gençler, gençlik dönemlerini sıkıntısız ve problemsiz geçirirler, yetişkinlik dönemlerine Allah’ın rızasını kazanmış olarak geçerler. Ancak bu dönemi ibadetle geçirebilmeleri ve günahlardan uzak durabilmeleri kolay değildir. Çünkü gençlerin yetişkin insanlar gibi ağır başlı ve sakin olmaları, nefsani duygularına sahip çıkabilmeleri zordur. Bunun için de gençlik dönemlerinde yapılan ibadetler daha değerlidir. Peygamberimiz (s.a.s.), kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenebilecek olan yedi sınıf insanı sayarken âdil yöneticilerden sonra ikinci sırada Allah’a ibadetle yetişen gençleri zikretmiştir (bk. Buhari, Ezan, 36).

Gençlik dönemini ibadetle geçirmek, yaşlılık dönemleri ve ahiret hayatı için büyük kazanım olur. Çünkü gençlik yıllarını ibadetle ve günahsız geçiren yetişkin, yaşlılık dönemlerini de ibadetle geçirir, böylece Allah’ın rızasını ve ahiret saadetini kazanır.

Peygamberimiz (s.a.s.), gençlerin dinin kurallarına, emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına uymalarına önem
vermiş, gençlerin ibadet eder bir şekilde yetişip dindar birer insan olmaları için alınması gereken tedbirleri evlilik ve çocukluk dönemlerinden başlatmıştır. Gençlere eş olarak dindar kimseleri seçmelerini (Buhari, Nikah, 15), doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunmasını (Münâvî, VI, 238), yedi yaşına geldiklerinde namazın öğretilmesini, on yaşında namazı aralıksız kılmalarını, aksi takdirde tedip edilmelerini tavsiye etmiştir (Ebu Davûd, “Salât”, 26). Bu itibarla gençler, bulûğ çağından itibaren özellikle beş vakit namazını kılmaya özen göstermelidirler. Çünkü namaz, onları her türlü haram, kötülük, günah ve edep dışı davranışlardan alıkoyacaktır (Ankebût, 29/45).

Gençlerin dindar olabilmelerinde, beş vakit namazını kılabilmelerinde dini öğrenmeleri kadar arkadaş çevresinin de etkisi vardır. Çünkü gençlerin iyi ve güzel olan şeylere alışmasında veya haramlara yönelmesinde arkadaş çevresinin tesiri büyüktür. Bu sebeple olmalı ki Peygamberimiz (s.a.s.);

“Kişi dostunun dini / ahlâkı üzeredir. Öyle ise sizden biriniz kiminle dostluk kurduğuna iyi baksın” (Tirmizî, “Zühd”, 45) buyurmuştur.

İçki, uyuşturucu, kumar, zina, yalan, hırsızlık ve benzeri günahlan işleyen insanlarla arkadaşlık kuran genç, bu kötü alışkanlıklara bulaşabilir. Dürüst, çalışkan, namazını kılan, haramlardan uzak duran insanlarla arkadaşlık kuran genç ister istemez onların etkisinde kalır.

F. Sonuç ve Değerlendirme

Kur’anda, ısrarla “namaz kılınması” emredilmiş ve “namazların vakitli olarak farz kılındığı” bildirilmiştir. Namaz, dinin direği sayılmış, namaza devam etmek, dini korumak, namazı kılmamak, dini terk etmek olarak ifade edilmiştir.

Namaz; imanın gereği, kulluğun zirvesi bir ibadettir. Namaz; mü’minin hayatını düzene koyan, onu disiplin ve intizama alıştıran, her türlü günah ve haramlardan, kötülük, zulüm ve edepsizliklerden alıkoyan bir ibadettir. Namaz, mü’mine Allah’ın rızasını ve cennetini kazandırır.

Cemaatle namaz, Müslümanlarda birlik ve beraberlik şuurunu geliştirir. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı güçlendirir, cemaat olma bilinci kazandırır.

Namaz bir kulluk sınavıdır. Namaz kıldığı hâlde Allah ve kul haklarını ihlal eden, edep ve terbiye dışı davranışlarda bulunan mümin; imanını, ihlâsını ve kıldığı namazını gözden geçirmelidir.

Mü’min olduğu hâlde namaz kılmayan insan; Allah’a isyan içinde olduğunu, kendisine zulmettiğini, bunun vebalini eninde sonunda kendisinin çekeceğini bilmeli, servet, şehvet ve şöhretin, zevk ve sefanın, insanın sonsuz mutluluğa ulaşmasını engelleyeceğini idrak etmeli; bir gün imanını kaybedebileceğini düşünmeli ve zaman kaybetmeden namaz kılmaya başlamalıdır. Başta namaz olmak üzere ibadetlerden mahrum kalan iman sönebilir. Onun için Yüce Allah;

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün” (Âl-i imrân, 3/102) emriyle imanın son nefese kadar korunmasını emretmektedir. Akıllı insanların;

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi haktan saptırma…” (Âl-i İmrân, 3/8) diye dua ettiklerini bildirmektedir.

Öyle ise beş vakit namazımızı kılarak imanımızı ve ahlâkımızı korumalı, kulluğun şuuruna ermeliyiz.